26 Eylül 2012 Çarşamba

Edebiyat Söyleşileri- Salâh BİRSEL yazısı:ŞAKŞAK

 Diyor ki Salâh Birsel: "İnsanlar dünyaya yağ çekmek için gelmişlerdir. Başkalarını övmüyorlarsa, bilin ki kendilerini övüyorlardır. "

Edebiyat Söyleşileri- 

Salâh BİRSEL yazısı:ŞAKŞAK

 Hazret-i Şeyh'e, yani Şeyh Galip'e Esat mahlasını pavkıran Hoca Neşet

olmuştur. Şairimiz bu adı bir süre kullanmışsa da, çağdışı bulunan bir sürü Esat'tan kurtulmak için, onu bir kenara iter. Nef'î'nin mahlasını da -ki gerçek adı Ömer'dir-, şair Ali vermiştir.

Namık Kemal'in Namık'ı ise şair Eşref Paşa'dan gelir. Paşa 18 ikilikten oluşan şiirinde, özgürlük şairimizin bu bağışı büyük bir alçakgönüllülükle kabullendiğini de yazar.

Muallim Naci ise kendi mahlasını kendi bağışlamıştır kendisine.

Gerçek adı Ömer'dir.

Nedir, Aziz Efendi'nin Muhayyelat adlı kitabının "Naci, Billah ve Şahi Dudu" öyküsünü, okuduktan sonra, Naci adına vurularak onu ikinci ad olarak almıştır. Muallim bu hava ve hevesi şöyle anlatır:

-Hikayeyi okuduğum vakit, düşe dayandığı için, o kadar önemsememiş

oduğum halde, Naci adını pek beğenerek onu o saat kendime mahlas edinmiştim. Dikkate değer değil midir? ikinci adım bile bende bir söz ustasının armağanı olarak bulunmuyor, benim gençliğimin yadigârı, kendi seçiminin bir ürünüdür.

Burada biraz soluklanmak gerekir.

Eğreti adlar eski şairlerimizin, eski yazarlarımızın bir kazıklı hummasıdır.

-Katip Çelebi Mustafa adıyla adını süslemiştir.    .           .

Samizade de ilk, Mehmet Ataullah ile çağrılmıştır.            .

Boyu kısa olduğu için halk arasında "bilim dağarcığı" diye anılan Hızır -ki ünlü Nasreddin Hoca'nın torunudur- her işte kendi adını kullanırsa da şiir yazarken Hızrî mahlasına kılıç üşürür.

Dikkat, o çağda Hızrî yakıştırmalı iki şair daha vardır.

XVI yüzyıl  ozanlarından Cenani'nin yaygın adı da Mustafa'dır. Yine bu yüzyılın ozanlarından Nevi de uzun yıllar Yahya bin Pir Ali Nasuh adını gezdirmiştir.

Bu, pek şallak şullak bir iştir.

Baki'nin gerçek adı da Mahmut'tur.

Bir yere imza atması gerektiğinde ise Abdulbaki ile şeker-şerpet olur.

Veysi, Veysi değil, Uveys'tir.

Nabi, Nabl değil, Yusuf'tur.

1620 yılında yokluk ufkunun ötesine gizlenen Cünuni Dede de Şeyh Ahmet el Mevlevi'dir.

Edebiyat tarihçisi Faik Reşat'ın demesince, Cevdet,Paşa'nın "Tarih sanatında imam olmuştur" dediği Haşimi'nin gerçek adı da Bursalı Seyit Mehmet'tir.

Değeri derecesinde ün kazanmış olan Rami Paşa da (1655-1707) aynı adı taşır. Yalnız o ne seyittir, ne de Bursalı...

Daha sayalım mı? 

Divanı için "O divan değil, bağışlama belgesidir" denilen ve divanının üçte biri Hazreti Mu-

hammed'i öven şiirlerden oluşan

Nazım'ın gerçek adı ise Yahya'dır.

Nedim ise, 1680-1730 yıllarında yaşamış şair Ahmet Efendi'nin takma adıdır.

Dikkat, bundan sonra yazacaklarımızı koşarak yazacağız.

Çünkü şipşak görüntüler alanına ayak basmış bulunuyoruz. İnsanlar dünyaya yağ çekmek için gelmişlerdir. Başkalarını övmüyorlarsa, bilin ki kendilerini övüyorlardır. 

Dalkavukluk, şalloculuk, pohpohçuluk, şallabosçuluk, yağcılık, yıkayıcılık, şakşakçılık, övücülük, şalamancılık, şallakçılık...

Bunların topu yazma-çizme, hesap-kitap işidir.

Bırakınız övsünler, bırakınız alkışlasınlar.

XVIII. yüzyıl ekonomi uzmanları bile, o ünlü sloganlarını (Bırakınız yap-

sınlar, bırakınız geçsinler) bu övçücülerderı, bu övüngenlerden yürütmüşlerdir.  

Doğrusu, şallocuların ..bayrak sözlerini saymakta bitiremezsiniz:

Bıraksan övgü dökülür, bırakmasan tulum yırtılır.

          Parasına güvenen övçüsüz kalmaz. 

Dalkavuksuz sürüye kurt girer.

Şakşak şakşağı söker.

Şallakçısız, dalkavuksuz memlekette oturma.

Dalkavuk, sahibini ısırmaz.

 Övgü olsun da, sövgülü olsun.

Övmeyeni överler.

Ya pehpoh çek, ya pohpoh çeksinler.       

Unutmadan, kimileri bu alkış işini karşısındakini esrar sarhoşu etmeye değin vardırır. Ne var, onlar da o vakit, "?xxxit dalkavuğu"(*) kuşağını elde eder.

Şu da bir gerçek ki, şairler devlet büyüklerini şalamanlamakla gerçekte kendilerini şalamanlamış olurlar. Çünkü bu şakşakları padişahlara sundukça, kendilerini padişahtan üstün padişah görmeye başlarlar.

Ozanlar, herkeslerin gözü önünde kendilerine graka graka şallo çekmekten de geri kalmazlar.

Ne ki, işin çakılmaması için yazdıklarına fahriyye adını kondururlar.   

Şairler akıllı potuduktur, 

Fahriyyeleri çokluk kasidelerin içine döşerler ki, büyüklerden caize tırtıkladıkları vakit, onlara da caize tırtıklamış olurlar.

Guluklanma yani fahriyye denilince akla yine Nef'i 'gelir,

Muallim Naci, Vehbi'nin böbürlenmelerine dudak bükerse de, Nef'i'nin guruklanmaları karşısında kendinden geçer.

Nef'i de Nef'idir hani.

Bir kez kendini övmeye oturdu mu, öldür Allah, bir daha yerinden kıpırdatamazsınız. Hazreti Muhammed'i övmeye kalktığında bile 14 ikilikte onu överse, 31 ikilikte de kendini şakşaklar.

Övüngenlikte Baki de ondan aşağı kalmaz. O da bütün şairlerin kendi yolunu izlediklerini söyler.

XVI. yüzyılın zekası yumuşak, şiiri yumuşak ozanlarından Gubari de -ki onun da gerçek adı Şeyh Abdurrahman'dır- dünyada kimsenin şiirlerine burun kıvıramayacağını açıklar:

"Ey Gubari bu cihan içre benim

Kimse eş'Arıma toz konduramaz"

          Naili'yi sorarsanız, o da kendisini şu sözlerle şalamanlara yatırır:

Eş'Arı böyle söyler, üstad söyleyince

Faik Reşat'ın şiirlerinde mucizeli bir söyleyiş bulduğu Vecdi ise, her dizesinde bin çeşme bulunduğunu ilan eder. Ona göre, yaşamsuyunu arayacak kişilerin de kendi şiirlerine başvurmalarından başka yapabilecekleri bir şey yoktur.

Bizim bildiğimiz, ozanlar içinde kendini övmeyen, üstelik kendini yerden yere vuran ve bu yüzden de başı sevgisiz kalan biri varsa, o da mesneviye hiç çalışmamış olan Salah Birsel-i Kadim'dir.

Ne var, o başkalarını da pek övmez.

Överse, ancak çift dikişli ve hristo teyelli yazarları över.

                                                Salâh BİRSEL

kaynak: Milliyet SANAT DERGİSİ _01 Mayıs 1984_sayı-95, sayfa:27

**Mizah ve Şiir Blog'u_dipNotu_______:   "?xxxit dalkavuğu"(*) __hasarlı metindeki işbu ifade deşifre edilemedi. 

                      

__________________________

(26.09.2012mn)


Hiç yorum yok: