20 Aralık 2017 Çarşamba

Sevdakâr ÇELİK yazısı AŞKIN KAÇ HÂLİ VARDIR USTA.?!

AŞKIN KAÇ HÂLİ VARDIR USTA.?!    Sevdakâr ÇELİK_ 2017

Erdal ÇAKICIOĞLU imzasını taşıyan BIÇKIN / DELİKANLI adlı roman hakkında artık hemen birçok kişi bilgi sahibidir. Öyleyse eserle ilgili olarak benim değineceğim şeyler, farklı ve değinilmemiş şeyler olmalı ki şu anda bu metni okumakta olan siz değerli okuyucumun kıymetli zamanını ayırdığına değsin.

Bilerek isteyerek ve uzun zaman ayırarak okudum bu "arkadaş eseri"ni de. Kılı kırk yararak...Titizlikle... Hatta öyle ki, -kesinlikle yazar kusuru sayılmayan- ve "hurufat"lar zamanında "dizgi hatası" dedikleri birkaç "yazılım azizliği" de dikkatimden kaçmadı.

Örneğin;
s.319-) "Çok yakışıyorsunuz" demek isterken, “yok yakışıyorsunuz" demek gibi.
s.340-) "Atlatmadan(atlamadan) anlatıyorsun" demek isterken, “anlatmadan anlatıyorsun”demek gibi...
s.364-) “Oldukça çok” anlamında kullanılan "az buz değilmiş" deyiminin, “az boz değilmiş” biçiminde kayda girmesi, en çok da, "Deyimler Sözlüğü" adlı bir kitabın da sahibi olan sevgili Erdal'ı kuşkusuz epey güldürecektir.
Bunlar işin esprisi… Ve zaten gönlüm ister ki, sanki biz bize ve bir dost sohbeti tadında okunsun yazımız. Espri dediğimiz de bu işin tuzu biberi olsun.
Henüz daha işin başında bunları anlatmadaki muradım, verdiğim örneklerden de anlaşıla ki, gerçekten yoğun bir dikkat ve ilgiyle okudum Erdal ÇAKICIOĞLU imzasını taşıyan BIÇKIN / DELİKANLI adlı romanı.
-Buna değdi mi?
-Değmiştir.
….
Sofrano Yayıncılık bünyesindeki TOLSTOY’dan Ekim 2016’da çıkan eser 440(-1) sayfa…
...
Başlangıçta kıyamasam da –alışkanlığım beni rahat bırakmadı- ve BIÇKIN / DELİKANLI’nın da
sayfa kenarlarına yazıyla*resimle notlar aldım; yeri geldi cümle altları çizdim. 
Gerek kitaptan ve gerekse –kitapla ilgili olarak- başka kaynaklardan öylesine çok not aldım ki, bu kez bunları düzenlemek ve ortaya düzenli bir metin çıkarmakta sıkıntı yaşadım. Kitabı okumanın keyfi, kitaba dair kritik hazırlamanın sancısına evrildi. Öyle bir sancı ki; 
“Siz benim neler çektiğimi nerden bileceksiniz.”   
İşbu roman kritiği, -kısa olmasını tercih etsem de- önü alınmaz çığ misali büyüdü, uzadıkça uzadı ve sayfalara sığmaz oldu. Mübarek, kitap eleştirisi olmaktan çıkıp; oldu sana “Doktora Tezi”...
İş bununla bitse iyi...Günler, haftalar, aylar geçti ve ben hâlâ bir Dostoyevski titizliğiyle çalışmamı sürdürüyorum. (Yazdıklarımın boyutuna bakıp, Dostoyevski demek yerine Tolstoy mu deseydim acep.?)  
Ve… ve... tıpkı;
Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “ACIYI BAL EYLEDİK”te dediği gibi;
           “ekmeği bol eyledik 
            acıyı bal eyledik 
            sıratı yol eyledik 
            geldik bugüne”
 BIÇKIN / DELİKANLI'dan aldığımız ilhamla; İşbu metinde değinmeyi planladığımız konu başlıklarına kısaca yer verirsek eğer- ;
*Bizdeki “Yasakçı Zihniyet”in AŞK Romanları üzerindeki baskı ve sonuçlarından söz edeceğiz örneğin.
Yasakçı Zihniyet, en masum alanlardan biri olan "aşk" alanına da -aşk romanı bahanesiyle- burnunu sokmuştur. Okullarda, iş yerlerinde ve kamu alanlarında alenen aşk romanı okunamaz olmuştur. Aşk romanı yanında "Polisiye Roman" hatta çizgi roman okumak bile "çok ayıp"lı sayılmıştır. Oturup da, "Niçin?" diye sormamız gerekmez mi? Sorularımıza doğru yanıt bulunca göreceğiz ki, yasakçı zihniyetin geçtiği tarlada kırk yıl ot bitmez. 

Geçmiş zamanlarda yaşadıklarımızın acı ve acınası sonuçlarını bugün daha net görüyoruz / görmeliyiz. Bu anlayışın sonuçlarından biri de şudur ki; kadının horlandığı bir şiddet sarmalına dönüşüyor hayat. Her olumsuzluk bir başka olumsuzluğu tetikliyor. Yasakçı Zihniyetin hedefinde sadece "Aşk, Polisiye ve Çizgi Roman" yok.!. MİZAH da hedef tahtasındadır. Çünkü bunların hepsi, Yasakçı Zihniyet için tehdittir. Bizdeki kimi kallavi yazarlar bu saptamayı yap(a)madıkları için -farkında olarak ya da olmayarak- Yasakçı Zihniyetin değirmenine su taşımışlardır. Aşk ve Polisiye Roman yazmaya dudak bükmeleri yetmiyormuş gibi "MİZAH"a da dudak bükmüşlerdir. Aynı şekilde, karikatüre de... Bizim ciddi edebiyatçılarımızdan oluşan ciddi jürilerimiz, maazallah, ciddiyetlerine gölge düşürür diye, Aziz NESİN'in mizah öykülerini, yarışmalardan, "ciddi değil" mantığıyla(!) uzak tutmuşlardır. Oysa bu, "Ağır ol da molla desinler" tutumundan bi türlü vazgeç(e)meyenler bilseler ki, -örneğin- hiçbir zaman Aziz Nesin kadar ciddiye alınmayacaklardır. 
Konuya bu pencereden bakıp da,  “Ey yasak, sen nelere kadirsin.!” dememek olanaksız...
...
*Aşk Romanı deyince aklımıza ilk gelen yazarımız Kerime NADİR’i anımsatacağız.
*AŞK romalarının ve dolayısıyla “Aşk”ın niçin küçümsendiğinin yanıtını “bilinçaltı” çözümlemeleriyle açıklamaya çalışacağız. 

*Yazar Selim İLERİ’nin “Aşkı, aşkla ve şevkle yazan” Kerime NADİR’e veryansın edip, ileri yaşlarında ise bu tavrından pişmanlık duyduğunu ve "Kerime Nadir Hanıma karşı kusur işledim" dediği bir belge yazısına göz atacağız.


*Yazarımız Tarık Dursun K’yı da bu bağlamda anımsarken, onun en önemli arzularından birine kapı aralayacağız.

*”Rüzgâr Gibi Geçti” adlı aşk romanını ve filmini anımsatacağız.
*Ve böylece, “Ezber bozamayanların ve ezberlerini sorgulamadan benimseyenlerin ” AŞK ve Aşk Romanı deyince nasıl bir muhafazakârlık içinde olduklarını, eksik ve kusurlu alışkanlıklarını dayattıklarını ve üstelik bunu fark etmediklerini kayda gireceğiz. Yani bizim aydınlarımızın(!) kendilerine “ağır ol da molla desinler” uğruna nasıl gülünç ve ibretlik olduklarına ayna tutacağız.
___(Böyle anlarda aklıma hep Bihruz Bey gelir. "O da kim?" derseniz eğer; Efenim, kendileri Recaizade Mahmut Ekrem'in ARABA SEVDASI adlı romanının başkahramanı olurlar.)
*VE...
dönüp dolaşıp konuyu hep BIÇKIN / DELİKANLI’ya bağlayacağız. "Bağlayacağız ne demek?", zaten konu o minval üzre sürüyor. Çünkü bugünkü işimiz de bu...
Okuyucusunun ellerine "Sen'in Romanın" ifadesiyle sunulan BIÇKIN /DELİKANLI, finale gelinceye dek bir “Otobiyografik Roman” izlenimi verse de “final sayfaları”nda bu tür düşünenleri sürpriz bekliyor, diyelim ve romanın içeriğini açıklamamaya da özen gösterelim_ -ki, okumayı plânlayanları engellemeyelim.
Ardahan’dan İstanbul’a okumak için gelen yoksul bir delikanlıdır Bıçkın… Olay(lar)ın geçtiği yer İstanbu’dur.
Ve karlı bir İstanbul gecesinde yirminci yaşına -yanındaki en son sevgiliyle – ve hem de İstanbul sokaklarını gecenin bir vakti yayan yapıldak arşınlarken giren Bıçkın /Delikanlı, yoksulluğun*parasızlığın aşk ilişkilerindeki etkilerini de sık sık anımsatıyor. Bu nedenle elinizdeki eser, sırf hoş vakit geçirmek için yazılan aşk romanlarından ayrılıyor ve onu “Sosyal Gerçekçi” romanların safında tutuyor.
Ailesine yük olmayı istemeyen bir delikanlının, hem çalışıp hem okuması İstanbul gibi bir kentte mucizedir. O yaştaki bir genç dağılırsa eğer, toparlanması hepten olanaksızlaşabilir.. Neyse ki halden anlayan dostlar ve sevgililer vardır. Ve böylece savrulmaktan kurtulmuş olur Bıçkın...

Tiyatro ve çizerlik (çizgi roman) yetenekleri de olan ve fakat bunlardan para kazanamayınca inşaatlarda çalışmayı da göze alan biridir kahramanımız.
**
__Romanı okumadan önce, ”Aşkın kaç hali vardır?” diye sorsalardı; gönül rahatlığıyla ve yuvarlak hesap, “Bin hali vardır.” derdim. Kitabı okuyup bitirdikten sonra bu düşüncem değişti: Evet, aşkın bin hali vardır, fakat Erdal ÇAKICIOĞLU, aşkın 1001’inci halini yazmıştır. Kitabı okuyunca bana hak vereceksiniz. Eminim…
__Don Juan’a pabucunu ters giydiren bir roman kahramanı size ne düşündürürse bana da onu düşündürdü… İşte bu nedenle yazımızın adını, "AŞKIN KAÇ HÂLİ VARDIR USTA.?!" biçiminde tercih ettik.


Sevgili Dostlar,
Dileyen, burada okumayı kesebilir ve günlük işleriyle uğraşmaya koyulabilir. Dileyen de bizimle bu uzun, yorucu ve zahmetli yolcuğa devam eder.
 Şimdi...
”Ardahan'dan İstanbul'a uzanan bir aşkın•aşk(lar)ın romanı” olan BIÇKIN /DELİKANLI’dan ve dolayısıyla içeriğinden  henüz daha haberdar olmadığımız ve eseri okumadığımız zamana dönelim:
..."Bir Varmııış, Bir Yokmuş"(1) adlı şiir yazılmasaydı ve Facebook ortamında paylaşılmasaydı ve güzelim yorumlarıyla kalbimizin tam 12'sinden vurmasaydı dostlar,(2) aşağıdaki gibi bir yazı yazılmayacaktı. https://m.facebook.com/stroy.php?storyy_fbid=10210558414613019&substory_index=0&id=1125796269  ) 
Fakat yazıldı işte.!.
Kalkıp bu kış kıyamette sokağa atacak halimiz yok ya.!. 
Geçip bir köşede kendine yer bulsun bakalım.
Bakalım yeni bi şey anlatacak mı?
Dinleyelim, bakalım:

...Hayatı; gözlemleyerek, kıyaslamalar yaparak, sorgulayarak, sorup öğrenerek (...) ve insanı ve insan psikolojisini bilimsel ya da sezgisel olarak bilmeli ki bir sanat emekçisi; ürettikleri, akla ve kalbe dokunsun. Ürettikleri yanında, "irdeleyip eleştirdikleri" için de kendisine, "Haklıdır.!." densin.
Şiire dair yazdıkların için teşekkür ederim sevgili Erdal.!. Çok da haklısın, kutluyorum  .!. Haklısın, çünkü hem Erdal Çakıcıoğlu olmanın, hem de "haklı olmanın" ödenmiş  bir bedeli vardır. 
Ve...
İnsanı bu denli çok sevmenin, tüm yüreğinle kucaklamanın da insanî bir nedeni vardır. 
Hepimizin zihinsel derinliklerinin  bi yerinde, davranış ve tutumumuzun bi açıklaması vardır. 

_Sözün burasında kısa bir ara verelim ve "insan" demişken, devam edelim:

•••İnsanoğlu, es geçilecek ya da yanından hızla geçilecek  telgraf direği değildir_ dostlarım.!.
(Telgraf direkleri.?!. -ki o da kalmadı ya.!.)
 •••Evet.!. İnsan ruhu karmaşık ve derindir dostlarım.!..Aynı tornadan çıkan telgraf direkleri gibi de değildir. Biri diğerine benzemez.
Hani, bilenler bilir ama yine de düşünülsün ki: Hiçbir insana yüzeysel bakamayız / bakmamalıyız.  Bu yaklaşımımızı sadece "insan"la da sınırlamayalım. Doğal ya da sosyal hayatın hiçbir unsuruna yüzeysel ve bir de ezber bilgilerle bakmayalım.
Yüzeysel bakmayalım dağlara ve bulutlara.
Yüzeysel bakmayalım hayvanlara, börtü böceğe; denizdeki balığa ve yosun tutan ağaca... 
Sözümüzü fazla uzatmayalım ve -özetle- diyelim ki: "Yüzeysel bakış iyi değildir.!."
...
Bir insana, heykele, resme ya da şiire; "denizin yüzeyi"ne boş boş bakar gibi yüzeysel bakmayalım, gözlerimizin dürbününü çevirip diplere de bakalım. 
Kuşkusuz, insan ruhunun derinliklerine ve de deniz diplerine bakmak da ayrı bir "marifet"tir...
Bu özelliğimizi güçlendirmek için biraz çaba sarf edelim.
Kıymetli bir çabadır, zarar gelmez. 
•••Ve tabii ki_
                 Sırf, "Kavurmalık" ucuz oğlak düşürmek(*)  için her gün ve mutlaka  hayvan pazarına uğrayan ve zevklerini bu alanda zenginleştirenlerin de ayrı "marifet"leri vardır, o da ayrı bir mesele.. fakat böylelerinden şüpheliyim... İşi hep "mide" bazında düşündükleri ve işleri güçleri "düşürmek" olduğu için hayata ve insana derinlemesine baktıklarından kuşkuluyum.
____not: (*)Az önce, “düşürmek” dedik… [(*)"düşürmek" de ayrı ve başlı başına bir
kültürel meseledir.  
Şimdi... Alışveriş yapılan bir  yer*mekân düşünelim:
Alışverişi saygılıca yapmak yerine, talep ettiği "mal"a ilkel bir iştahla göz dikip; onu; arsızlık, yüzsüzlük ve çapsızlık eşliğinde ve  allem kallem ederek elde ediyor ve ne mal olduğunu gösteriyorsa kişi, işte o kişi buna “düşürmek” der.
...Bu da bir “marifet”tir(!) dedik ama bu tercihin altında esasen nasıl bir kişilik yattığını da iyi kestirmeliyiz.
İnsanı tanımak için ille de uzun zaman gerekmez. Yeri gelir bir sözcük bile insanı fazlasıyla ele verir.
Eğer biri size, “malı düşürdüm abi” diyorsa, ardından da “kızı düşürdüm abi.!” diyecektir. Ve siz buna gülüp geçerseniz, kadını “mal” yerine koyan zihniyetten  “kadına saygı” duymasını boşuna beklersiniz.  
.... Şaka değil, gerçekten mevzu derin... buradan koca bir roman çıkar, hadi bunu da geçelim.]
...
______ara Not: °°[Bir tiyatroyu izlerken ya da bir romanı okurken de hayatı ve insanı tanımaya dair ölçütlerimiz olmalı. Bunları esas alarak okumalıyız örneğin bir romanı... Tüm bu anlattıklarımın Erdal ÇAKICIOĞLU imzalı BIÇKIN/DELİKANLI romanıyla hayli yakın ilgisi olduğu dilerim anlaşılıyordur. Ve bu sözler, bir bakıma, söylemek istediklerimin hem kendisi ve hem de altyapısıdır. ]°°

______Şimdi kısaca Tarık Dursun K.'dan söz edeceğim:
-Tarık Dursun K. .?.
-Bilmeyen mi var, biliyorsunuzdur.!?.
"-İzmir'de Anadolu gazetesinde sinema eleştirileri yazmaya başladı.(1949) _Sonra sırasıyla Yeni Gün, Ankara Ulus, Yeni İstanbul ve Vatan gazetelerinde gündelik yazılar yazdı. Pazar Postası ve Akis dergilerinde sinema eleştirileri yazdı. Eleştirmen Ali Gevgilili ile birlikte aylık Yeni Sinema dergisini çıkarttı. Senaryo yazarlığı ve rejisörlük yapmıştır."
...
°°°Sevgili Dostlar,
Çoğu kişinin salt yazar olarak tanıdığı Tarık Dursun K ustamızın esasen "tutkulu" bir
sinemacı olduğunu da dile getirmek isterim.
...Bir arzusu vardı, hep bildiğim. Demişti ki bir röportajında:
 "-Tek arzum, unutulmaz bir AŞK Filmi çekmek..." (Bu dileğini gerçekleştirip gerçekleştirmediğini -üzgünüm- öğrenemedim.
-Şimdi aramızda değil Tarık Dursun K ve bu nedenle bugün çok hazin geliyor şu sözü:
"-Tek arzum, unutulmaz bir AŞK Filmi çekmek..."
Şu an hayatta olmayan bir insanın, şu ölümlü dünyada tek arzusunu gerçekleştir(e)memiş olması size de hazin gelmiyor mu.?.
"-Tek arzum, unutulmaz bir AŞK Filmi çekmek..."
...
Sırasıdır, soralım şimdi:
-Böyle bir hayalin ve 
"aşkın unutulmaz filmini yapmanın" 
hafife alınacak bir yanı var mı?     
            (Biraz da_ bu soruya pat diye ve olumsuz cevap verilmemesi için Tarık Dursun K
örneğini verdim. Ne de olsa haklı bir kredisi vardır..)
•••
_...Esasen muradım o ki sevgili dostlar, "Aşk, hafife alınamaz.!." noktasında düşünce birliği oluşturmak...
Çünkü.....çocukluk, gençlik gibi o güzelim çağlarımızda aklı evvel  nice "Derviş"ler gördük ki, karşı cinsi bir "günah unsuru" olarak anlattılar hep. Sevginin "S"sinden söz etmeden ve üstelik korkutarak.. 
..
Hayatımızın her çağı gibi çok güzel ve çok kıymetli, ama ruh ve bedenin de allak bullak olduğu bir çağdan geçtik: ERGENLİK... Bu çağındaki gençlere karşı özenli ve dikkatlice; bilgi ve bilinçle yaklaşılmazsa bütün bir yaşamları allak bullak olabilir. 
...Sözlerimizin başında "Yasaklar"ın sakıncasından boşuna söz etmedik... Malum ki, "Yasaklar"dan medet umulamaz...
Aşk denen olguyu yasaklarsan eğer, kadın erkek arasında ya zora ya da yaranmaya dayalı bir ilişki oluşur.  
..
İnsanı müridi gibi gören ve kerameti kendinden menkul o dervişlerin/eğitimcilerin eline bırakılmamalı çocuklar/gençler... 
O güzelim ve belalı ergenlik çağındaki gence ahkâm kesilmemeli. Yaşam gerçeğine aykırı eğitim verilmemeli, akla uygun olmayan söz söylememeli.
 Her söylenene inanacak çağdaki gencin ruhunu ve hatta beden sistemini allak bullak eden "İri laf"lar edilmemeli. Kendini isbat etme eğiliminde olan gençleri yanlışa yönlendirmemeli,  gaza getirmemeli.  
Ataerkil bir hayat görüşüyle; aşkı ve dolayısıyla kadını küçümseyenler, inceden inceye bir yaşam kültürü oluşturdular; içinde "kadın sevgisi" olmayan... Şiir olmayan... Aşk romanı olmayan... Resim, müzik, tiyatro olmayan bir tatsız yaşam kültürü...
Örneğin; 
"-Delikanlı adam; aşka, kadına eyvallah etmez.!." denilerek yapıldı bu.  
Böylesi bir mantık ve söylemin ve eğitimin daha ileri aşaması -Dikkat Buyurun!-  Kadının iyice aşağılandığı bir aşamadır. "Mal" sayıldığı bir aşamadır. İstediğin zaman, istediğin kadar alacağın bir mal... Böylece "el kiri" olur kadın... ve böylece bir sevgili yerine üç beş sevgili""idare etmek" marifet(!) sayılmaya, çok eşliliğe kapı aralanmaya başlar... 
Aşkı ve dolayısıyla kadını aşağılamak işte böyle başlar...
 __İyi de_genç insan nereden bilsin bunun bir "magandalık raconu" olduğunu. Nereden bilsin; aşkın, insanları ve hayatı kabalıktan arındıracağını, incelteceğini ve çok çok güzelleştireceğini...
...
Bugünümüz dünde saklı..
Dünü iyi gözden geçirmeli...
Kitapları... Yazarları... Şairleri... Öğretmenlerimizi (...) iyi gözden geçirmeli... 
Hatta_ "İyi gözüktüğü halde, hiç de iyi olmayanları" ve hayatımızı inceden inceye zehirleyenleri düşünüp bulmalı, yani her şeyi iyi gözden geçirmeliyiz...
Kendimizi de...
Yazarlar, şairler  kendilerini iyi gözden geçirmeli... Sözlerinin nereye gittiğini*gideceğini iyi hesap etmeli...
..."Aşk yasak... Aşk romanı, aşk şiiri okumak yasak, günah.." Öğrettikleri bu.
Peki niçin?
Bunu dayatan yazar*şair, bunu dayatan eğitim, bunu dayatan öğretmen iyi olabilir mi?
...Hadi öyleyse beynimizi/bilincimizi kirletenleri arayıp bulup temizlemeye çalışalım. Görelim bakalım kaç masum yazarımız, şairimiz, sinemacımız, tiyatro sanatçımız, öğretmenimiz var(mış)?
.....
Öyle bir dönemdir ki çocukluk, gençlik... Her söylenene anında inanacak kadar tertemiz bir ruh taşır... daha henüz bilmez o çağlarda, "önce beyazların kirletilmeye başlandığını..."
Kelam edenler, ne de olsa  büyük(!)lerdir... Bunların içlerinde yazarı çizeri, öğretmeni, sanatçı olanı da vardır, dolmuş şoförü olan da... Onların söyledikleri doğru kabul edilir ve tartışılmazdı... Dün böyleydi, ya bugün.?!.
Bugün de böyle mi olmalı?"
...
Basit ve masum gibi gözüken durumların arkasında esasen nasıl bir niyet yattığını işaret etmeye çalışıyorum.
Öyleyse...
Şu ya da bu gerekçeyi öne sürerek aşkı hafife alanlardan şüphe ederiz. Bilmeliyiz ki bunun arkasında kadına yönelik -ve dolayısıyla yaşam biçimimize yönelik-  bir art niyet vardır.  
Aşk ciddidir, değerlidir. 
Değil mi ki_ 
örneğin;
"Arkadaşlık ve Dostluk" denen şey de öyledir. Bunlar da iyi ve ciddi şeylerdir. Değerlidir. 
-Doğru mu.?. 
-Doğru.!. 
Ve fakat diyelim ki;
Bu konularda kötü çekilmişse bir film, 
kötü yazılıp kötü oynanmışsa bir tiyatro metni_
 ya da kötü yazılmışsa bir şiir, öykü, roman(...) bunda, "arkadaşlık" denen şeyin, "dostluk" denen şeyin suçu ne.?.
•••
 Lâfla peynir gemisi yürütenleri görüp de ne demişti Ziya Paşa:
"Onlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât
Bin türlü teseyyüp bulunur hânelerinde"(3)

Ziya Paşa'nın bu beyitte resmettiği insan tipinin şaşırtıcı derecede çok olduğu malumdur. Lâf ederken mangalda kül komazlar. Onlara kalırsa;
Aşk günah, aşk romanı okumak hepten ayıptır. 
Bu arada hemen belirteyim ki bunca sözü “aşka güzelleme yapmak” ereğiyle sarf etmiyorum. Yaşamın bu gerekli ve ciddi özelliğine karşı takınılan "yasakçı tavırlar"ın arkasında, aslında çok ciddi tahripler oluştuğuna dikkat çekmek istiyorum. 
......ve kendi kendinize sorgulamanızı istiyorum:
Tarık Dursun K, “Tek hayalim unutulmaz bir aşk filmi çekmektir.” derken, birçok yazarın “Aşk”ı  yazmayışındaki çekincesinin altında ne vardır dersiniz?


Aynı mantığın hâkim olduğu ev ve okullarda çizgi roman okumak da kötü muamele gördü hep.
-Peki, çok mu faydalı oldu bu yasaklar?
-Bu yasaklar sayesinde ağzımızla kuş tutmayı mı öğrendik yoksa?
-Aşkı ve resim yapmayı ayıp•günah sayan mühendisler yetiştirerek daha estetik ve doğal felaketlere çok daha fazla dayanıklı binalar yapmayı mı başardık yoksa?
-Millet Ay’a giderken biz Jüpitere “Dolmuş” seferleri düzenlemeyi mi başardık?
•••
Arada anımsatmasak da olur artık_ sonuçta bu sözler, yeni bir aşk romanı olan  BIÇKIN/DELİKANLI'nın  ilhamıyla dile gelmektedir.
•••
 -ne acı ki- aşkın kötü bir şey olduğu algısı yarattılar belleklerimizde... Aşk romanlarının değersiz çalışmalar olduğu algısını da yarattılar. Böylesi kitapları okumak kadar yazmanın da "muhterem ciddiyet"lerine gölge düşüreceğini vehmeden bir aydın•yazar güruhu oluştu böylece. 
Onlar, "ağır endazeli" olmaya çalışarak kendilerine "molla" dedirtmeyi başardılar, fakat ya sonrası? 
 İşin komiği bugün hâlâ o türden "muhafazakâr aydın(!)lar" var. İşte size -Facebook'ta rastladığım- sıcağı sıcağına bir örnek...Paylaştığı şiiri şu sözlerle takdim ediyor:
 "-'Üstelik de öyle aşk meşk şiiri değil!' " 
...(İsmini vermeyelim… Yazıp çizen biri... Gerçi aydın olmanın yazıp•çizip yontmakla da ilgisi yok ya.!.)
... 
Söyleyene değil, söze bakalım.  Bakalım altından ne çıkar bu tür bir sözün? 
İrdeleyelim:
__Düşünürüm ki_ Nâzım’dan şiirler okuyan, onu  içselleştirdiğini söyleyen biri,  azıcık da “Babasından ileri” olmalı birader... Duyduğu her sözü körü körüne ve ezberden okumamalı, biraz süzgeçlerden geçirmeli insan… Söylediği söz, aydın olma vasfına uygun olmalı. 
Ve sizin sözleriniz gerçek tutumunuza uygun değilse, yani bol keseden atıyorsanız, bilin ki bir taraflardan açık verirsiniz. Fıçıda çatlak varsa içindekini sızdırması gibi… içinizi mutlaka sızarsınız… Sızın ama sirke olduğunuz halde pekmez sızdırdığınızı da
vehmetmeyin ol fıçıdan… 
Aslolan, kendimize karşı da dürüst olmak….  Yoksa bir de bakarsınız ki, yutturacağınızı zannettiğiniz zokayı zaten çoktan yutmuşsunuzdur. 
Örneğin_ Beyninizin bir tarafında kadına hâlâ “geleneksel mantıkla” bakıp onu yok sayıyorsan, kadın hakları savunuculuğuna soyunup “piyasa”yı etkileyeceğini vehmetme.!.   Okuduğun herhangi bir  şiir üzerinden kendini yüceltmeye kalkışırsan ve bununla yetinmeyip; "-'Üstelik de öyle aşk meşk şiiri değil!'" dersen  -farkında olmazsın fakat söylediğin bu “SÖZ” seni açığa düşürür. Kendine inanmıyorsan, kimse sana inanmayacaktır. Eğitimci Ali LALE arkadaşımızın sözüdür. Demişti ki; "Kendime yalan söylemeye başladığımdan beri, kimseye inanıp güvenmiyorum."
Kişi kendine ve hayata yalan söylememeli...
Hayat, yalanı affetmiyor.
...
Sormalıyız böylesi beyzadelere:
-İyi de… okuyacağın şiir “aşk meşk şiiri” olsa n’olur, kıyamet mi kopar?
-Durup dururken bu söz nerden icap etti? _(Durup dururken değil tabii ki, fıçı içindekini sızıyor.)
-İnsan aşk meşk şiiri okumayacağını belirtince kendini daha makbul mü kılar? /...v.b. 
_Bilinse ki en güzel devrimler aşk ile yapılır.. Bilinse ki onların dilinde hamasetin palavrası değil, aşkın şiirleri vardır. 
… 
 "aşk meşk" diyerek küçümseyici dil kullananlar, kadını aşağılayan feodal bir kültürün taşımacılığını yaptıklarını idrak edemediler üstelik. Aşkın içinde –doğal olarak- kadın olduğu için kadını küçümseyen bilinçaltınız, size, aşkı da küçümsemeyi emretti. 
Oysa aşk kıymetlidir, hayatın gerçeğidir. Çirkinlerin düşündüğü gibi bir çirkinlik değil aşk. 
İçinde kadın var diye küçümsediniz_ aşk romanlarını, tiyatro eserlerini,heykelleri(…) 
Fark edin ki, “aşk meşk şiiri” diyerek atalarından devraldığın hastalıklı ve  köhne mantıkla “KADINI” küçümsüyorsun, ŞİİRİ değil. 

Kadim zamanlarda, yani dün öyleydi… Üç aşağı beş yukarı durum buydu… Okullarda, cinselliği bir tabu olarak görüp, bu konuda ketum davranan eğitim sistemi ve Eğitimciler,  aşk romanları okumayı yasaklamayı marifet ve pedagojik açıdan doğru saydılar. Yuttular, yutturdular… (Önce Eğitimciler yuttular, sonra da onlar bize yutturdular…)        
Nitekim, yazar Selim İLERİ de aynı kusurlu mantıkla Kerime NADİR'i hedefine alıp, ve neden sonra hata yaptığını anlıyor. İyi de senin o taşlarla döşediğin hatalı yollardan nice çocuklar•gençler geçiyor –ve senin sonradan pişman olduğun bir düşünceyle(!)  şekillendiriyor onlar düşünce dünyasını…
**(Burada ille de Kerime Nadir’i ve tüm aşk romanlarını savunuyorum anlamı çıkmasın. Selim İLERİ de hedefimizdeki biri değildir. Bilinen isimler oldukları için örneklerimizde yer veriyoruz.) **Bilgi için bakınız!:
      O günden bugüne çok da değişen bir şey yok gerçi.!. 
Ezberden konuşma tercih edildiği için_ nalına da mıhına da vurulmakta hâlâ...  /06.09.2017@®pa©ay
...
_Hiç kimseyi kayırmaya niyetim yok.!.” Eli öpülesi” denen öğretmenler de yaptı bunu, yazarı çizeri, ezbercilik ötesine geçemeyen aydın(!)ı da. Analitik düşünme becerisi olmayan ve ezber bozamayan herkes...
 Modern düşündüğü konusunda toplumca hemfikir olunan Selim İLERİ de... Günah keçileri olarak da Kerime NADİR, Muazzez Tahsin BERKANT gibi yazarlar seçilmişti... 
•••(Aşağıda –bağlantı adreslerini de verdiğimiz- metinlerde rastlayacaksınız_ Selim İLERİ; "(...)zevki inkar eden nankör bir dönemimdeyken bir sinema dergisinde Kerime Nadir aleyhine küstah bir yazı yazmıştım," diyor.)
  Yeniden dikkat buyrun...”Piyasa romancıları” denilerek küçümsenen bu isimler KADIN... Bu isimler "erkek egemen dünyada" ÜSTELİK DE YAZAR... Üstelik aşk yazıyorlar... Erkek egemen zihniyetin “Parsel”ledikleri Edebiyat Dünyası’nda kadına yer yok.!.  Onlara bakılırsa, kadın 2.sınıftır, öyleyse aşk da 2.sınıftır... Evet, mantık bu... (Biraz düşünmek, aslında, karın ağrılarının nedenini bulmaya yetiyor...
Kadına değer verdiğini söyleyen bir yığın riyakâr aydını(!) bu yaklaşımla gözlemlerseniz, nasıl açığa düştüklerini göreceksiniz.
...
Şimdi kaldığımız yerden devam edelim:

Aşk, hayatın önemli ve ciddi bir yüzüdür... İki kere iki = Dört...
...
Aslında bu mevzuu üzerinde -ve hayatın tartışılmaz gerçekleri üzerinde- bu kadar da uzun durmayı tercih etmem ve fakat demek ki öylesine çok ve öylesine sığ kalemler; aşkı, sanki gereksiz bir "meta"ymış gibi dikte etmişler ki evvel zaman içinde...  belli ki şimdi onlara kızıyorum ve şimdi diyorum ki ekmek ve su ve hava gibidir aşk_ Siz bunlarsız yaşanabileceğini düşünebilir misiniz.?.
Evet doğal bir şeyden söz ediyoruz abartılması kuşkusuz yersizdir ancak bunların hafife alınması da yanlıştır.
...
Sevgili Dostlar,
İnsanı bilgiyle ve "kalbiyle" tanıyan sanatçılar, ciddiye alıyorlar aşkı... 
Eğer ki Erdal; beceriksizlik ve kibirlerini "ağır molla"lıkla maskeleyerek, bağnazlığın âlâsını dayatan ibibiklerin çemberine değil de hayatın gerçeğine dahil olmayı tercih ediyorsa, hayatının en ciddi romanını yazmayı planlayabilir.  O ki, "unutulmaz bir aşk romanı" olsun.!. ______(HATIRLAYALIM: Bu metni hazırlarken, daha BIÇKIN/DELİKANLI varlık göstermemişti yazın dünyasında. Sonra ismi duyuldu ve fakat bunun bir AŞK romanı olacağını öngörmedik. Öngörmedik lakin, Erdal Çakıcıoğlu arkadaşımın aşk romanı yazma konusunda da ciddi planlar yapmasını arzu ve hayal ettik… Arkadaşım kendisine yönelik bu dugu ve düşüncemi henüz ve buradan öğrenmiş lacak.)

Tarık Dursun K, unutulmaz bir aşk filmi çekemedi. Keşke çekseydi, fena mı olurdu?
Dilerim ki Erdal, unutulmaz bir aşk romanı yazar ve geriye dönüp de "keşke" denmez.
-Keşke yazsa...
Erdal'da da bu vasıflar vardır. Farklı özellikleriyle/becerileriyle  tanıdığım Erdal ÇAKICIOĞLU arkadaşımla ilgili hayalim; O'nun, unutulmaz kitaplarına "UNUTULMAZ BİR AŞK ROMANI" eklemesidir.
-Kırk kere söylersem, bu dileğimin gerçekleşeceğine inanıyorum. :-)
...
Aşkın travmatik bir yanı da vardır. 
Şiiri tahlil edişinden belli, Erdal bu işi iyi biliyor... Şiiri, edebiyatı biliyor... İnsanı biliyor. 
...
Size şaka gibi gelebilir, ama şaka değil. _ Şimdi bakın:
Yarım yüzyıl önce sizden kopup gittiği için hayatınızın akışını değiştiren; yani sizi travmatik kılan, allak bullak eden ilk sevgili, beklenmedik bir hâl ve zamanda karşınıza çıkıyor. Tüm masumiyetiyle gelip, -o çok çok eski geçmiş zamanda- sizi üzdüğü için acı çektiğini belirtiyor ve gönlünüzü almak istiyor...
 Evet yarım yüzyıl sonra... 
İnsan oğlunun işte böylesi gerçekleri de vardır. İnsanın bu hâllerini anlatan romanları, şiir ve  öyküleri hem okumak ve hem de anlamak iyidir. Bu v.b. birikim ve bilinçten hareket ettiği için, "Unutulmaz bir aşk filmi çekmek istiyorum." demiştir Tarık Dursun K. Belki de erken yaşta ayrıldığı babasının, onun o çocuk yüreğinde yarattığı derin yarayı sağaltmak ve kendi kendini iyileştirme çabasındaydı Tarık Dursun K. belli mi olur.?. 
...Bir de aşk şiirinin ille de meyhane köşelerinde yazıldığını nerden çıkarıyorsunuz, anlamıyorum. Eteği diz boyunu geçmeyen kadına kötü gözle bakanlardan ne farkınız olur ki?!
...
Şiirimi yorumlarken Erdal'ın;
"-Her şey bir varmış bir yokmuş olmuyor mu zaten?" demesi boşuna değildir. ...Ve boşuna değildir; "-Geride yalnızca harcadığın emek ve uğruna çekilen acının/ acıların izleri ve bir türlü kapanmak bilmeyen yaralar kalıyor. O hüzünlü yürekten öpmek bir de... Bana düşen." demesi... 
Tevazu sahibidir ve güzel insanlar gibi bitirmiş sözünü sevgili Erdal... 
Sağ olsun.!.

Sağ olsunlar,  işbu şiire "Yorum"da bulunan diğer dostlar da yepyeni pencereler açtılar. Örnek isterseniz, Perihan Yakar (Peria Kayra) derim. “Çok sevgili•değerli üstadım, elbette iyi bilir; böylesine değerli, böylesine "inci mercan" yorumlar, kalb(imiz)e ağır gelebilir.” derken, tevazuyu elden bırakmamaktadır. Hep var olsun.!. 
...
√•Sevgili Erdal ÇAKICIOĞLU demiştim. Ah, bu yürek ve kalem ustası arkadaşım, yeni kitabını öylesine yazmalı ki, öylesine bir aşk romanı olmalı ki, kitabın içinden ellerimize aşk akmalı...
√•Aşk demiştim...ayrılıklar yüzünden yörünge değiştiren ve allak bullak olan yaşam(lar)
demiştim; travma demiştim; şiirlerin, romanların, filmlerin bildiği /fakat en yakınımızdakilerin bile bilmediği hüzünler_ hiç kapanmayan yaralar demiştim... 
"Savaşlarla telef olan güzelim insan yaşam(LAR)ı aşklarla da telef olabilir a canlarım.!." dememiştim, işte şimdi dedim. 
√•Hayır unutmadım, Tarık Dursun K da demiştim. O güzelim ve masum hayalinden söz etmiştim üstadın:
"Unutulmaz bir aşk filmi" çekmek... (O güzelim Tarık usta, filmini çekemediyse eğer, gözükara biri çıkar ve kurduğu hayalle ömrü sona eren bir sinemacının•yazarın gerçekleş(e)meyen film çekme hayalinin hikâyesini kaydeder. Benden söylemesi; İsteyen yazsın, isteyen filmini•tiyatrosunu yapsın.)
...
√•Sevgili Zeki MÜREN'in, "Yediğimiz elmadan arta kalan elmanın sapıdır aşk.!." demesinde de hikmet arayanlar çıkabilir. Çıkabilir tabii, memlekette demokrasi var, itirazımız olamaz.
√•Biz diyoruz ki aşk ciddi bir iştir.
√• Yanlış anlaşılmasın hani; aşk derken, cicilerini giyip TV'de arz-ı endam edenlerin "düzeyli ilişki" diye işaret ettikleri "mahrem alan"ı (!) kastetmiyoruz kuşkusuz.
...
TV dizilerinde gördüğümüz cıvık paslaşmaları aşk zannedip de "aşk" denen mevzuyu küçümseyenleri de şaşırtmalı bir aşk romanı... 
Aşk romanı yazarken Nâzım olunabiliyor, Nâzım olmalı.
Aşk romanı yazarken Sabahattin Âli olunabiliyor, Sabahattin Âli olmalı.
Yaşar Kemal, Dostoyevski, Márquez, Aziz Nesin, Mihail Şolohov olmalı. (...)
...Ve "Rüzgâr Gibi Geçti"yi yazarken Margaret Mitchell olmak gerekiyordu; 
Evet, aşk romanı yazarken Margaret Mitchell olmalı.
...
Benden selam olsun sevgili yazarımız ÇAKICIOĞLU Erdal'a...
...
---- Tüm bunları yazarken sevgili dostlar,  aziz arkadaşım Erdal ÇAKICIOĞLU'nun da unutulmaz aşk romanlarına imza atabilecek kapasitede bir yazar olduğunu düşünmekle kalmıyor, ayrıca şimdi bin dereden su getirip, ondan aşk romanı yazmasını da talep etmiş oluyordum.
...Ve ben, tüm bunları, yani "işbu metni" yazarken sevgili dostlar, BIÇKIN/DELİKANLI adlı ve  Erdal ÇAKICIOĞLU imzalı  bir kitabın “aşk romanı olarak”  varlığından ve eserin içerik bilgisinden YOKSUNDUM.(Bakınız_25 Ekim 2016  tarihli -ve bir örneği aşağıda yer alan yazımız...)
________
Sevdakâr Çelik - Erdal Çakıcıoğlu

… 2016’nın 15 Haziran’ında -bu sayfada- "Bıçkın/Delikanlı"ya dair yazdıklarımı anımsadım.
Demişim ki;
...Erdal Can, -senin o- bıçkın yüreğin, ete kemiğe bürünüp "Bıçkın/Delikanlı" adlı bir yapıta dönüştü demek ki... Başkaları ne düşünür bilemem ama
daha kapağını çevirip okuma şansını edinemesem de / içimden geçen odur ki, bu kitabı ancak "bıçkın" bir yürek yazar. (Her daim delikanlı ve bıçkın YAZARINI biliyorum nasılsa, kitabı-şimdilik- bilmiyor olsam da...)

"Bıçkın/Delikanlı"…
Okuyucusuyla buluştu bu günlerde…
Kitaba dair yazılan birkaç yorumu da okudum.
"Bıçkın/Delikanlı"…
Öylesine bir kitap ki, bir güzel yazarı yüzlerce güzel okuyucusuyla buluşturuyor / buluşturacak…
Kalemine, yüreğine sağlık sevgili arkadaşım...
Okuyucusu bol olsun.!.
Sevinçle kutluyorum.
Tebrik ediyorum.
Selam ediyorum… içtenlikle ve yürekten…
İzmir,25.10.2016
 —Sevdakâr Çelik 


____________________________dip notlar:
(1)
(2) Erdal ÇAKICIOĞLU yorumu:
Her şey bir varmış bir yokmuş olmuyor mu sonunda zaten, can Seydo'm? Geride yalnızca harcadığın emek ve uğruna çekilen acının/ acıların izleri ve bir türlü kapanmak bilmeyen yaralar kalıyor. O hüzünlü yürekten öpmek bir de... Bana düşen.___(09.01.2017)

(3) (Onlar ki dünyaya lâf ile nizam verirler, fakat bir de gidip bakın onların evlerine/hânelerine;  bin türlü düzensizlik ve ihmal görürsünüz.)
 •~_______o______~• 

KONUMUZLA İLGİLİ İKİ OKUMA METNİ:
1)_ Selim İLERİ__ HIÇKIRIK’ ROMANCISI 100 YAŞINDA!
2)_ Yeşim ÇOBANKENT ____ AŞKIN KİTABINI BASSAM YENİDEN
…_...
             Selim İleri __"Hıçkırık’ Romancısı 100 Yaşında!__ Bağlantı Adresi: https://www.google.com.tr/amp/www.hurriyet.com.tr/amp/hickirik-romancisi-100-yasinda-40375461  

"HIÇKIRIK’ ROMANCISI 100 YAŞINDA!
                 SELİM İLERİ yazdı_ (07 Mart 2017 - 09:18:11)

Kerime Nadir bugün artık bambaşka değerlendirilmesi gereken bir romancı. 1960’ların sonuna kadar, çok uzun yıllar, roman okumayı sevdiren, sevdirebilmiş bu yazarı edebiyat tarihlerimizin hemen hep
dışlamış olmasını anlamak imkânsız.
..
Kerime Nadir 5 Şubat 1917 tarihinde doğmuş. Türk Dili ve Roman Kahramanları dergileri bu doğum gününü özel bölümlerle andı. İyi ki anıldı, Kerime Nadir görebilseydi herhalde çok sevinirdi. “En çok okunmuş yerli romancı”, “popüler romancılarımızdan” gibi nitemlerle geçiştirilmiş, hatta “piyasa romancısı” denmiş ‘Hıçkırık’ yazarı emeğine kayıtsız kalışın sancısını çok çekmişti.Onun, anılarını kaleme getirdiği ‘Romancının Dünyası’ baştan sona yakınmalarla sürüp gider. 🔵 Türk Dili’nde Şaban Sağlık’ın özenle saptadığı gibi, yakınılan kişilerden biri de bendim. Şimdi hayli uzaklarda kalan bir gençlik yazımda Kerime Nadir’i ticaret erbabı saymaya yeltenmiştim.🔵

‘Kar Yağıyor Hayatıma’da ayrıntılarıyla yazdım: Yıllar geçecek, ‘Romancının Dünyası’ yayınlandıktan sonra Kerime Nadir’den özür dileyecektim. Pervasızlıkla, haksızlıkla yazılmış
 o yazımı nasıl affettireceğimi sormuştum. Böylece bir telefon dostluğu başlamıştı.Çok duyarlı bir insan olan Kerime Nadir’le yüz yüze hiç görüşemedik. Tam o günlerde ‘amansız’ hastalığa yakalanmış, kanser tanısı kendisinden gizleniyormuş; sevgili dostum Doğan Hızlan’a “İyileşir iyileşmez sizi, Selim İleri’yi çaya çağıracağım” diyormuş…

Kerime Nadir, Roman Kahramanları dergisinde Neslihan Karaalioğlu Alpagut’un saptadığınca, bugün artık bambaşka değerlendirilmesi gereken bir romancı. 1960’ların sonuna kadar, çok uzun yıllar, roman okumayı sevdiren, sevdirebilmiş bu yazarı edebiyat tarihlerimizin hemen hep dışlamış olmasını anlamak imkânsız.Tomris Uyar’ın da bir gözlemini hatırlatıyorum: Kerime Nadir’in dili, anlatma sanatındaki ustalığı üzerinde duruyordu. Nihal Yeğinobalı’ysa “Bize aşkı öğreten romancı” der.

Yalnız aşk mı? Başta ‘Gelinlik Kız’, Kerime Nadir’in romanlarında pek çok toplumsal soruna değinilmiştir. ‘Gelinlik Kız’ genç kadınların hayatta tek başlarına var olabilmelerini savunur. Yanı başında ‘Samanyolu’ uygar, ileri bir toplumda eğitimin anlamını, hüzünlü bir roman kahramanının serüveninde yansıtır. Göze çarpmamış ‘Solan Ümit’ yabana atılmayacak ruh çözümlemesi romanıdır.1990’ların sonunda, Doğan Kitap için, Kerime Nadir’in romanlarını yayına hazırlamıştım. Okurların bu eserlerde nelerden onca etkilendiğini handiyse ilk kez ayırt etmiştim: Her şeyden önce, Kerime Nadir kendi ve yerli olabilmiş bir yazardı. Öyle sanıyorum ki, bugün de, ilk kez Kerime Nadir okuyacaklar etkisi altında kalacaklar. Azımsanacak bir olgu mu?

Sıcacık bir roman

Başka türlü nitelendiremedim: Sıcacık bir roman. Özlem Anar’ın ‘Âşık Kedi’sini (Çınar Yayınları) okuyorum. Daha başlangıç, ilk satırlar (‘Birinci Gün’) sevgiyle, iyilikle sarıp sarmaladı:
“Serin bir kasım günü. Karnım aç. Yoldan vızır vızır arabalar geçiyor. Caddenin kenarında bekliyorum. İçimde iyi bir duygu var. Bugün benim sokaktaki son günüm olacak. Yanımdan sayısız insan geçti ama hiçbiri benim varlığımı fark etmedi.”


Ben hep fark ederim ama hiç kedim olmadı, cesaretsizliğimden, bakamayacağım korkusuyla. Bütün kedileri, bütün köpekleri, hele sokak kedilerini, sokak köpeklerini çok severim. Özlem Anar ‘Âşık Kedi’yi besbelli bizim gibiler için yazmış.
Gerçi âşık kedinin kedili yazarlara söyledikleri gözümü korkutmadı değil. Poe’dan, Hemingway’den söz açıyor, kedileri varmış, kedilerinden dinlediklerini yazarlarmış, “Yaptıkları aslında intihal!” Hayır, hiçbir zaman kedim olmadı; arka bahçedekileri beslemeye çalışmıyorum... Mitolojiden esinli bir görüngeye de açılan ‘Âşık Kedi’, yazarının sanatkârca alçakgönüllülüğüyle okuru büyülüyor. Bütün afur tafurlardan, çalımlardan bile isteye kaçınmış bir roman. Kibirlerin ve kibirlilerin dünyasında ‘Âşık Kedi’yle yol almak çok hoşuma gitti.

Özlem Anar’ın başka kitapları var mı, öğrenemedim. Varsa hemen okumak isterim. “… hemen bir kedi alın” diye bitiyor ‘Âşık Kedi’; altmış sekizime bir ay kala ne yapacağımı kestiremiyorum…
 •~_______o______~•

   Yeşim ÇOBANKENT yazdı:___
_AŞKIN KİTABINI BASSAM YENİDEN

Eğer aşkın rehavetine kapılıp muhallebi gibi olmuşsanız bu kitapları akide şekeri niyetine okuyabilirsiniz. Ama aşk acısı çekiyorsanız ya da küt diye terk edildiyseniz arkadaşlarınızın kafasını ütülemekten vazgeçin. Önce yüzünüzü yıkayın, elinize bir bardak sıcak limonlu çay alın ve kalın bir battaniyenin altına girerek Hıçkırık'ı ya da Küçük Hanımefendi'yi okumaya başlayın. /(Yeşim ÇOBANKENT / 09 Aralık 2001 - 01:47:47)

Tecrübeyle sabittir, çok çok iyi geliyor. Hele de kanallardan birinde eski bir Türk filmine rastlarsanız kendinizi bebek kadar masum, Hülya Koçyiğit kadar zarif hissediyorsunuz.

Aşka Davet dizisinin editörü Selim İleri

Feminist arkadaşların kurduğu kadın kütüphanesinde tek bir Kerime Nadir kitabı var mı acaba?

Bundan 10-15 yıl önce ‘‘Düşünceli Duyarlılık’’ (*) adlı kitabımda aşk romanları üzerine olumlu bir yazı yazmıştım. Doğan Kitapçılık yöneticileri bu tarz bir dizi yayımlamaya karar verince akıllarına bu yazı, dolayısıyla ben gelmişim. Bu kitaplar genellikle genç kız romanı, piyasa kitabı diye küçümsenmiş şimdiye kadar; ben bu kitapların insanlara kitap okuma zevki kazandırdığını söylemiştim. Her ikisinin de ciddiye alınması gereken romancı üslupları var, Nadir'in kitaplarında yazarlığının coşkunlaştığı bölümler de bulunuyor.

Edebiyat tarihinin bu iki yazara özellikle de Kerime Nadir'e çok büyük haksızlık yaptığı kanısındayım. Kerime Nadir hiç de yabana atılacak bir romancı değil, mesela 1942'de yazılmış ‘‘Gelinlik Kız’’ adındaki roman iddia ediyorum Türk edebiyatındaki ilk ve çok önemli bir feminist roman. Bir genç kadının tek başına ayakta kalma mücadelesini 60 yıl önce yazmış Nadir. Romanın kahramanı genç kız bir ressam ve kendini kıran erkek egemen toplumda sanatla ayakta duruyor. Bence 1942 yılı için çok şaşırtıcı bir kitap. Acaba feminist
arkadaşların kurduğu kadın kütüphanesinde tek bir Kerime Nadir kitabına rastlamak mümkün mü? Doğan Kitap'ın bu kitapları yayımlayarak bir kadirşinaslık gösterdiğini de düşünüyorum. Kakavan olmayan gerçek bir entelektüelin bütün bir kitlenin ilgilendiği popüler şeylere karşı bu kadar merhametsiz olması için hiçbir sebep yok. 

Ben Hıçkırık'ı ilk okuduğum zaman 13-14 yaşındaydım, sonra bir-iki kez daha göz atmışımdır. Şimdi 52 yaşındayım ve kitabı tekrar okurken bazı yerlerinde tekrar gözlerimden yaşlar aktı. Bu yüzden edebiyat tarihinde bu kadar dışlanmalarını ilginç buluyorum. Hıçkırık birkaç yüz bin satmış ki Türkiye'nin o zamanki nüfusunu düşünün. Edebiyat tarihi, bu kadar çok satmasının sebepleriyle bile merak edip ilgilenmemiş. O dönem aşkın birinci düzlemde ele alındığı romanlar en baştan küçümsenmiş. Mesela Halide Edip Hanım'ın da aşk romanı sayılabilecek ‘‘Handan’’, ‘‘Kalp Ağrısı’’ gibi kitapları var. Onları aslında bu kitaplardan daha kötü olan Vurun Kahpeye'nin gerisinde sayarlar. Edebiyat tarihçileri Kerime Nadir ve Berkand'ın ruh çözümlemeleri yapacak edebi kudrette olmadığını söylüyor. Bence özellikle Kerime Nadir'de son derece başarılı ruh çözümlemeleri var. 

NERİMAN NERİ OLUR

Muazzez Tahsin başka bir açıdan ilginç. Özellikle bizim otuzlu yıllardaki Batılılaşma tutkumuzu birçok yazardan daha iyi yansıtmıştır. Romanları sosyolojik açıdan incelersek ciddiye alınması gereken donelerle karşılaşıyoruz. Genç kızların isimlerini bile kısaltarak Batılı hale getiriyor. Vildan Vili, Neriman Neri oluyor. Bonjur, bonsuvar diye konuşarak Batılı bir hava veriyorlar kendilerine. Sık sık çağdaşlaşma anlamına gelen monden kelimesini kullanıyor Berkand, bir demet menekşe yerine bir demet viyolet diyor. Bütün bunlarda bir dönemin ruhunu çok iyi anlatan bir malzeme bolluğu var. Kerime Nadir ve Muazzez Tahsin Berkand tarzında yazan bugün pek yok ama o yıllarda bu türün diğer temsilcileri arasında İzzet Ekrem Benice, Esat Mahmut Karakurt, Güzide Sabri,🔵 Burhan Cahit Morkaya gibi isimler var.

FANATİK HAYRANLAR

Bu romanların çoğu İstanbul ve çevresinde geçiyor. Şimdi İstanbul nostaljisi çok moda ama bu romanlardaki mekanlardan hakiki İstanbul'u kavrayabiliyorsunuz. O zamanki gündelik hayatın tarihçesini de buluyoruz, insanlar ne giyiyorlar, ne yiyorlar öğreniyoruz. Kitaplar dönemin insanlarını çok etkiliyor, mesela Nadir'in Funda kitabını okuyup dükkanının adını Funda koyan kasaplar var. Binlerce fanatik hayranları var, platonik aşıkları da. Aşk mektupları alıyorlar, hatta uğruna intihar eden olduğunu bile yazıyor anılarında Kerime Nadir.

Kitapları ele alırken o devrin dil zevkini, tadını ve dil anlayışını korumaya çalışarak sadeleştirmeye çalıştım. Binaenaleyh, maamamfih gibi çok eski kelimelerin bugünkü karşılıklarını kullandım. Yazarların dili roman anlatımı derinliği taşıyan güzel bir dil. Kitapları seçerken belli bir kronolojik sıra izlemedik. En güzellerini seçmeye çalıştım. Kerime Nadir'in sadece 65'ten sonra yazdığı romanları okumadım, onun dışındakilerin çoğunu zaten okumuştum. Özellikle post-modern denilen birçok günümüz romanını baştan sona okuyamadığımı itiraf etmeliyim ama bu kitapları yeniden okuduğumda aynı tadı aldım, bir solukta okudum. 

Kerime Nadir anılarında iki nişan olayı anlatıyor, bir-iki kalp kırıklığı yaşadıktan sonra artık evlenme arzusu duymamaya başlamış. Belki bu romancılar aşkı tatmış ve aşk mutluğunu yaşamış olsalardı hiçbir zaman bu kadar aşkı anlatma arzusu duymayacaklardı. Onlar bir ömür boyu aşkın peşine düşmüşlerdi, yazarlıklarının bu alanda başarı kazanması da onları
kışkırtmıştır mutlaka. Okurla da bağ kurdukları için, yeteneklerini sonuna kadar götürmüşler.

Günümüz insanının şiddetli bir biçimde aşka ihtiyacı var. Annem ‘‘Bizim kuşak gözgöze gelerek sevdi ama gözgöze bakamadığı insanlarla evlendi’’ der. Bugün artık gözgöze bakmak fiili kalktı, televizyonu açtığınız vakit haftada iki kez sevgili değiştiren insanları görüyorsunuz. 


Kerime Nadir ve Berkand’da aşk ve cinselliğin yan yana olduğu takdirde insana mutluluk getireceği iddiası var. O kitaplardaki aşk insanların bugün daha fazla yaşamak istediği bir aşk türü. Bunu hiç olmazsa kitapta okumak iyi olacak, belki tekrar bu tür aşklar yaşanacak.


Prof. Dr. Nejat Güney Kerime Nadir’in yeğeni


Teyzem Kerime Nadir namaz kılar, içki de içerdi


Annem Vecihe Güney teyzemin tek varisi, ondan üç yaş küçük. Kitapların yeniden basılma
isteğini çok olumlu karşıladı. Ben 1948 doğumluyum, teyzem hiç evlenmediği ve çocuğu olmadığı için beni ve kardeşimi çocuğu gibi büyüttü. Yirmi yaşıma kadar annem babam ve teyzemle Maçka Palas'ta yedi odalı bir evde yaşadım. Babam memurdu, imkanları kısıtlıydı bizi teyzem okuttu. 1962'de bizden ayrılıp Ataköy'de yalnız yaşamaya başladı, ölünceye kadar da orada kaldı. Annemle paylaşamadıklarımı teyzemle konuşurdum, onunla en uç sırlarımı bile paylaşırdım, hepsini normal karşılardı, tavsiyelerde bulunurdu. Birlikte yemeğe gider, arabaya atlar Bodrum'a, Marmaris'e giderdik. O hastalanıncaya kadar bu böyle devam etti. Kanser oldu, üç ay yaşar dediler bir buçuk sene ‘‘Romanımı bitereceğim, yaşamam lazım’’ diye büyük bir azimle direndi. Hakikaten de romanı bitirdi ve öldü. Teyzem filme çekilen kitapların senaryolarını özellikle kendi yazmak isterdi ve filmcilerle boğuşurdu. Filmciler romanın haklarını almak için diller döker, çiçekler yollar, sonra verdikleri sözleri unuturlardı. Teyzem buna çok üzülürdü. Benim ve kardeşimin adını teyzem koydu. Samanyolu filminin kahramının adı da Nejat biliyorsunuz. 

Teyzem biraz egoistti ama romancıların falan dünyası ayrı oluyor, annesinin babasının muhalefetine rağmen onlardan gizli gizli 13-14 yaşlarında roman yazmaya başlamış. 1960'da ehliyet ve araba aldı, ‘‘Aaa arabayı kadın kullanıyor’’ diye parmakla gösterirlerdi. Hassas yapılı, kırılgan bir insandı. Fransızca bilirdi, resim yapardı, keman çalardı. Ben küçükken çok yaramazdım, odasına girer bütün kitaplığını devirirdim, o da gelir ağlaya ağlaya toplardı. Ben girmeyeyim diye odasını kilitli tutardı.

Bir romanı altı ay ya da bir yılda bitirirdi. Evde kıyamet gibi gürültü yapmamıza rağmen gece gündüz yazardı, bazen ilham geldi diyerek gecenin dördünde kalkardı. Eski Türkçe ve elle yazar, sonra onları daktiloya çekerdi, on parmak daktilo öğrenmişti. Bir tarihte parmaklarında romatoid artrit oldu, kötü bir doktor mafsallarına kortizon verince ellerini kullanamaz hale geldi. Sonunda parmakları kurtuldu ama hareketsiz kaldı, o da bir daktilo tuttu. Çok roman
okurdu ama gazetelere şöyle bir göz gezdirirdi. Siyasetle, günlük yaşamla pek ilgilenmezdi, genel kültür açısında biraz zayıftı. Televizyon çıktıktan sonra da en büyük merakı televizyon oldu. Ataköy'deki ilk televizyonlu ev onunkiydi, apartmanın tepesine kocaman motorlu bir anten dikmişti. Lise son sınıfta edebiyat hocama teyzemin Kerime Nadir olduğunu söylediğimde önce alay etti, sonra resmen bana düşman oldu. 

Hiç doğru dürüst aşk ilişkisi yaşamadı, biraz da huysuz bir yapısı vardı. Erkeklerin bir kadından beklediği, hele ki o dönemde, ev kadını olmak, iyi yemek pişirmek gibi şeyleri yapacak bir insan değildi. Bir erkekle yaşaması mümkün değildi. Kimsenin boyunduruğu altında yaşayacak bir kadın değildi. Başkası için kendi alışkanlıklarından, keyfinden feragat etmezdi.

Yaşasaydı belki bugünkü yaşam stili de ona yabancı gelmeyecekti. Tutucu değildi, yenilikleri izlerdi, hayata kolay adapte olurdu. Sırasında namaz da kılar, içki de içerdi. Nedense hep Muazzez Tahsin'le karıştırırdı onu insanlar.


Hiç evlenmeyen Kerime Nadir yeğeni Nejat Güney'i oğlu gibi büyütmüş. Nejat Güney okuyup doktor olmuş ve çok sevdiği teyzesini gururlandırmış (üstte).


MUTLU SON HEP YATAK ODASININ KAPISINDA


Muazzez Tahsin'i hep Maçka'daki Taşlık Gazinosu'na giderken uzaktan uzağa görürdüm, beyaz dantel bluzlar giyen son derece şık bir hanımdı. Tam bir burjuva, romanlarında da öyle. Mesela rakıyı ancak aşağı sınıflar içiyor, esas kahramanlar şampanya filan içiyor. Selanikli köklü bir ailenin kızı, babası Hasan Tahsin Bey avukat. Bankada çevirmen olarak çalışmış, savaş sırasında Halide Edip'in çağrısı üzerine Beyrut'taki okullarda öğretmenlik yapmış. Kerime Nadir daha alaturka ama o biraz da cumhuriyetin Batılılaşma projesinin sözcüsü gibi, bütün romanlarında zarafet o kadar fazla korunuyor ki. Mutlu sonlar hep yatak odasının kapısında gerçekleşiyor. Kerime Nadir'de daha cesur sahneler var. 


MUAZZEZ TAHSİN BERKAND KÜLLLİYATI


Aşk Fırtınası, Aşk ve İntikam, Aşkla Oynanmaz, Aşk Tılsımı, Ateşli Kalp, Bahar Çiçeği, Bir Genç Kızın Romanı, Bir Rüya Gibi, Bir Gün Sabah Olacak mı?, Bulutlar Dağılınca, Bülbül Yuvası, Büyük Yalan, Çamlar Altında, Çiçeksiz Bahçe, Dağların Esrarı, Garip Bir İzdivaç, Gençlik Rüzgarı, Gönül Yolu, İhtiyarlamayan Kadın (Jezabel), İki Kalp Arasında, Işık Yağmuru, Kalbin Sesi, Kezban, Kırılan Ümitler, Kızım ve Aşkım, Kıvılcım ve Ateş, Küçük Hanımefendi, Lale, Mağrur Kadın, Mualla, Nişan Yüzüğü, O... ve Kızı..., Saadet Güneşi, Sabah Yıldızı, Sarmaşık Gülleri, Sen ve Ben, Sevgilim ve Gururum, Sevmek Korkusu, Sonsuz Gece, Uğur Böceği, Uzayan Yıllar, Yılların Ardından 


O KOT PANTOLONLU KÜSTAH BENDİM


1980'de bu yazarlardan "Herkes bir geçmişe sahiptir. Orada yaşamadığınız müddetçe, geçmiş geleceğe emsal değildir.” Anthony ROBBINS
 zevki inkar eden nankör bir dönemimdeyken bir sinema dergisinde Kerime Nadir aleyhine küstah bir yazı yazmıştım, sonra o yazıyı unuttum. Bu arada Kerime Nadir ölümünden bir-iki yıl önce yazarlık mücadelesini anlattığı ‘‘ROMANCININ DÜNYASI’’ diye bir kitap yazdı. Kitabı okurken birden adıma rastladım, benim o yazıma çok alınmış, ‘‘O kot pantolonlu çocuk ‘Her Gece Bodrum' diye içinden çıkılmaz bir roman yazmış bu mudur roman?’’ diye beni eleştiriyor. Çok çok üzüldüm, binbir güçlükle telefon numarasını buldum ve aradım. ‘‘Sizi bu kadar üzdüğüm için özür dilerim. Yetişme yıllarımda sizin kitaplarınızla büyüdüm tadı hala damağımda’’ dedim. Ağlamaya başladı. Bir yazı yazarak sizden özür dileyeceğim dedim ve Gösteri Dergisi’ne bir yazı yazdım. O yazıdan sonra arayıp teşekkür etti, sürekli telefonlaştık, ama bir türlü buluşamadık. 


KERİME NADİR KÜLLİYATI


Hıçkırık, Günah Bende mi?, Samanyolu, Funda, Sonbahar, Gelinlik Kız, Suçlu, Yeşil Işıklar, Kalp Yarası, Seven Ne Yapmaz!, Gönül Hırsızı, Solan Ümit, Aşka Tövbe, Uykusuz Geceler, Balayı, O Gün Gelecek mi?, Ormandan Yapraklar, Aşk Rüyası, Posta Güvercini, Ruh Gurbetinde, Pervane, Son Hıçkırık, Esir Kuş, Kırık Hayat, Dehşet Gecesi, Aşk Bekliyor, Gümüşselvi, Boş Yuva, Bir Aşkın Romanı, Saadet Tacı, Suya Düşen Hayal, Aşk Hasreti, Sisli Hatıralar, Güller ve Dikenler, Zambaklar Açarken, Karar Gecesi, Dert Bende, Kaderin Sırrı, Romancının Dünyası.


TÜRK SİNEMASI BU ROMANLARDAN BESLENDİ, SAYISIZ FİLM ÇEKİLDİ


Kerime Nadir de Muazzez Tahsin de romanlarının filme çekilirken ruhunu kaybetmesinden şikayetçi ama onların kitapları Türk sineması için eşsiz bir kaynak oluyor, o kitaplardan çekilen filmler hasılat rekoru kırıyor. Her ikisinin de sinemaya uyarlanmayan çok az eseri var. Bazı kitaplar defalarca filme çekiliyor. Hatta Kerime Nadir'in Saadet Tacı kitabı tam altı kez farklı yönetmenler tarafından sinemaya uyarlanmış. Kerime Nadir'in kitaplarından sinemaya uyarlananlar arasında en ünlüleri Hıçkırık, Samanyolu, Funda, Gelinlik Kız, Seven Ne Yapmaz ve Kırık Hayat. Muazzez Tahsin'inkiler arasındaysa Küçük Hanımefendi ve Kezban en çok akılda kalanlar. Nejat Saydam'ın yönettiği 1961 yapımı Küçük Hanımefendi filminin başrolünü Belgin Doruk ve Ayhan Işık paylaşıyor. 1959 yapımı Nevzat Pesen'in yönettiği Samanyolu filminde Belgin Doruk bu kez Göksel Arsoy ile bir çift oluyor. Bu filmin 1967 ylında tekrarı çekiliyor. Atıf Yılmaz 1953 yılında başrollerini Muzaffer Tema ve Nedret Güvenç'in oynadığı ‘‘Hıçkırık’’ filmini çekiyor. Bu filmin asıl büyük üne kavuşan 1965 yapımı ikincisiniyse Orhan Aksoy yönetiyor, başrolleri Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun paylaşıyor. Aynı film 1971'de tekrar çekiliyor, filmin baş karakteri Nalan'ı yine Hülya Koçyiğit canlandırıyor ama bu kez filmin erkeği Kenan rolünde Kartal Tibet var. Yönetmen Orhan Aksoy'un ilkini 1963 yılında çektiği Kezban filminde Hülya Koçyiğit ve İzzet Günay bir çift oluyor. İkili devam filmlerinde de oynuyor; Kezban Paris'te (1971), Kezban Roma'da (1970). 


HÜLYA KOÇYİĞİT EN SEVDİĞİM KEZBAN’DIR


Benim gençliğimde genç kızların elinde ortaokul sıralarından itibaren bu kitaplar olurdu. Romanların filme çekilmesi sırasında oyuncu olarak beni uygun gördüler ve ben de filmlerdeki karakterle çok özdeşleştim. Filmler çok büyük hasılat yaptı, benim büyük kitlelere ulaşmam ve star kimliği kazanmam bu filmler sayesinde oldu. Benim bu filmler arasında en beğendiğim mizahi bir yanı da olan Kezban ve onun devam filmleri. O zaman benim de sinemadaki acemilik dönemlerimdi. O film halkın çok hoşuna gitti. Hıçkırık’ta filminde oynadığım zaman insanlar kara sevda yüzünden verem olup ölüyorlardı. Filmin o kadar çok etkisi altına girmiştim ki, kendimi gerçekten veremli zannetmeye başlamıştım. (Samanyolu, Hıçkırık, Kezban, Kadın Severse ve Funda filmlerinin başrollerinde oynadı).

**Nihal Yeğinobalı Yazar ve çevirmen

Bu kadınlar aşkı meşrulaştırdılar
Kerime Nadir ve Muazzez Tahsin gibi romancı ablalarımız Türkiye'de pek tanınmayan ve geleneğinde pek yeri olmayan bir janrı sevdirdiler. Bu edebiyat için büyük bir kazançtır. Önlerinde bir örnek yok, bu da onları naif yapıyor. Bu bir ilk adım ve basamak olarak çok değerli, eğer onlar olmasaydı onlardan sonrakiler de olamazdı. Cumhuriyet Çocuğu'nda da yazdığım gibi bizde Türk aydını kendini gökten zembille inmiş sanıyor ve geçmişini çok rahatlıkla yok sayıyor. Bu kitapların yazıldığı zaman havada aşk ve erotizm kokusu vardı. Tangoların zamanıydı. Bu genç kadınlar havada bu kadar aşk varken oturdular, bu aşk romanlarını yazdılar ve güzel bir döngü yarattılar. Aşkı ve sevgiyi meşrulaştırdılar. Onları okuyanlar da bu yüzden kendi duygularına daha sadık kaldı. Kitsch olmamalarınıysa içten olmalarına ve yazdıklarına inanmalarına bağlıyorum. Moda olanları değil doğru bildiklerini yazdılar, o dönemin ruhunu özümsemiş olmalarından kaynaklanıyor bu.

***Ülkü Erakalın Aşk filmleri yönetmeni

O yıllar masal gibiydi
Muazzez Tahsin'in kitabı Mualla'yı iki kez filme çektim. İlkinde Türkan Şoray, Ediz Hun, Suzan Avcı ve Kenan Pars oynuyordu. İkincisini de 40 yıl sonra TRT için çektim. Mualla fakir bir kızla zengin bir yazarın evlenmesini anlatıyordu ve fakir kız sosyeteye galip geliyordu. Bu filmlerin tutma sebebi sonunda hep fakir olanların kazanmasıydı bence. Halk bunu çok seviyordu, kendini buluyordu. Bence eski filmlerin tılsımı burada. Muazzez Tahsin ve Kerime Nadir bu ruhu çok iyi anlamışlar. O filmleri çektiğim için asla pişman değilim, o yıllar artık bir masal gibi geliyor.



____dip not:
(*)Düşünce Ve Duyarlık_Selim İleri

•~_______o______~•

Hiç yorum yok: